kayıp
9/11/2009 ·
Her sessizlikte yeni bir lafımız,
Her kelimede bin türlü kaybımız var.
Bir sonraki güne ait...
Her sessizlikte yeni bir lafımız,
Her kelimede bin türlü kaybımız var.
Bir sonraki güne ait...
bir çarşamba günü, 3 sularında telefon geliyor.
numarayı tanımam etmem, endişeleniyorum haliyle..
merak içinde açıyorum, karşı tarafta dünyalar tatlısı bir ses "nasılsın Özlem?" diyor.
"iyiyim, sen nasılsın?" diyorum ama hala çıkaramıyorum kim olduğunu.
meğer hastanede tanıştığım bir arkadaşımmış, adı yasemin.
ne zamandır arayacaktım, unutuyordum.
tabi ona söyleyemiyorum bunu, üzülür yoksa.
"kemoterapiye başladık, hiçbir şey yiyemiyorum Özlem, sen neler yapmıştın bu dönemde?" diyor.
onunla tanıştığımızda hastalığı kesinlik kazanmamıştı henüz.
hiç böyle olacağını düşünmemiştim, afallıyorum, ne diyeceğimi şaşırıyorum.
ağlamak istiyorum o sırada, yapamıyorum tabi.
çok fazla ışından çenesi kilitlenmiş ve konuşamıyor vaziyette olan bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde gösterdiğim yapmacık mutluluğu ve moral verme çabalarını yine göstermeliyim.
az-biraz tavsiyelerde bulunuyorum, güzel beslenmesi gerektiğini, annesinin sözünden çıkmamasını söylüyorum ve ekliyorum, "haziran da kontrolüm var, seni görmeye geleceğim ona göre" diyorum, o zamana kadar bomba gibi olacağını söyleyip gülüyor.
saçları dökülmeye başlayınca hemen kazıttığını söylüyor, "tavsiyene uydum Özlem'cim" diyor.
işte en çok bu düşündürüyor beni...
halbuki daha güzel şeyler söylemek isterdim sana yasemin..
duyman gereken şeyler, yaşına yakışan güzelliklerdeki umutlu şeyler söylemek isterdim.
ama söylediklerime bir bak!?
biz neyden bahsediyoruz böyle, bizi buralara kim, neden sürükledi?
yaşıtlarımız "ay saçlarımı şu model mi kestirsem bana yakışır mı?", "ay şu model telefonu gördün mü kesin aldırıcam babama", "yaa ühü sevgilimle ayrıldık yineee" gibi incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden bahsederken, biz oraya buraya dökülen güzel saçlarımızı kazıtmak hakkında birbirimize tavsiyelerde bulunuyoruz.
ne tuhaf değil mi hemen büyümek zorunda kalmak.
bu şey insanı yaralıyor Yasemin..
keşke böyle olmasaydı...
08.06.09
yatakta yatarsınız öylece, hareketsiz.
başınızda beklerler.
arada bir ağlama sesleri çalınır kulağınıza.
başınızı okşamak isterler ama saçınız olmadığından kimseye elletmek istemezsiniz kel kafanızı.
bir de kızarsınız size her dokunulduğunda.
ama size kimse bir şey demez, kızamaz, hep hoş görürler sizi.
sonra pişman olursunuz sinirlenip onlara bağırdığınız için.
ama yine sinirlenirsiniz, kendinize bu kez.
önleyemediğiniz bir negatif enerji vardır üzerinizde.
hiç geçmeyecek sanırsınız.
tüm organlarınız isyan bayrağını çekmiş bulunmaktadır.
sırtınız, kollarınız, beliniz, boynunuz, mideniz, başınız, dişiniz... vs vs ağrır.
sayamadım hepsini şimdi.
kısacası her bölgenize, özenle enjekte edilmiştir ağrılar.
yatakta yatarsınız öylece, hareketsiz.
"şimdi ölsem bu yatakta sıcacık...sabah beni kimse uyandırmaya kalkmasa" dersiniz.
"nasıl olsa ölmeyecek miyiz, benimki biraz erken oluversin ne fark eder ..."
hakikatten son sınıra dayanmıştır sabrınız...
ertesi gün yine uyanırsınız.
açarsınız gözlerinizi, bir bakarsınız tavan yine olduğu gibi duruyordur.
güneş yine doğmuş, odadan içeri girmiştir.
gözünüzün içine hem de.
sanki "bak hala yaşıyorsun..." der gibi.
anneniz ilacınızı getirir.
sizi yenik düşürmek için bir gün daha uğraşacağının sinyalini verir kalbinizdeki ağrı.
işte dersiniz, bu sefer olacak gibi, gidecek gibiyim.
ama yine olmaz. acı sizi delirtmek içindir, öldürmek için değil.
kızarsınız yine ölmediğiniz için.
sonra...
çok sonra...
ben nasıl oldu da ölmeyi düşledim diye garipsersiniz kendinizi.
bakın; bahar gelmiş, sizsiz olmazmış...
14.05.09
öz.er.