kayıp


9/11/2009 ·

Her sessizlikte yeni bir lafımız,
Her kelimede bin türlü kaybımız var.

Bir sonraki güne ait... 

Yorum (yok) Yorum yaz!

süreç


26/9/2009 ·

işbu yazı kanser hastalarının yaşadıkları süreçler hakkındadır, bizzat tecrübe edilerek yazılmıştır...

Vücudunuzun herhangi bir bölgesinde tümör olduğunu bilmek sizce nasıl bir duygudur? Bu da yeni bir şeydir sizin için. Fakat kabul süresi diğerlerininki kadar kısa mıdır?

Kanser hastalarının yaşadığı bazı süreçler vardır…

İlk evre “Neden ben?” evresidir.”Onca insan varken, neden ben?” Bu evre en önemli olanıdır hasta ve yakınları için. Ne kadar kısa sürede biterse bu soru faslı, o kadar iyidir. Çünkü zaman kaybından başka bir şey değildir. Zaten bu dönem hemen kabullenilirse diğer evrelere geçiş kolaylaşır ve kanseri yenmek için çıkılan zorlu yolun yarısı böylece katedilmiş olur. Ama hasta bu soruyu sorup cevabını alamamaya devam ederse kendi kurduğu girdapta kaybolur. Yakınları ne kadar yardım etmeye çalışsa da bu konuda ona yardım edemezler. Çünkü olay hastanın içinde başlayıp orada bitmektedir.



İkinci evre: “Peki ne yapacağız?” evresidir. Bu sorunun hiçbir sakıncası yoktur. Eğer hasta “Ne yapacağız?” diye soruyorsa yarına kalmayı, bir yudum su daha içebilmeyi, kırmızı yastığından başını kaldırıp, mavi yorganını üzerinden atmayı, buz gibi suya yüzünü değdirerek sevdiklerine bir kez daha “Günaydın!” diyebilmeyi istiyor ve bunları sadece bir kere daha yapabilmek için bazı acılara katlanabilecek güçte demektir. Bazı işleri yarım kalsa da sonradan toparlanabileceğinden, hiçbirinin yaşamı kadar önemi olmadığından onlar için üzülmeye vakit bile tanımaz kendine.



Üçüncü evre: hastanın kanser olduğunu duyan yakınların önce bir afallayıp, sonra hemen toparlandıkları ve hastaya devamlı moral verme çabası içinde oldukları evredir. Bu dönemde evde veya hastanın arkadaş çevresinde bir gram huzursuzluk yoktur. Hasta; sevdiklerinin onun için her şeyi yapmaya hazır olduklarını, o iyi olsun diye –sözleşmiş gibi- ağızlardan kulaklara dek gülümsenmesini ve sanki ortada kanser olan biri yokmuş da her şey yolunda gidiyormuş gibi pürneşe olmalarını görüp mutlu olur. Bu evre de hastalar için tehlike arz etmez. Ki bu dönem hasta iyi oluncaya kadar –hatta iyi olduktan sonra bile- devam eder.



Dördüncü evre: artık hastanın yakınları da durumu benimsemiştir (zira yakınların bu durumu kabul etmesi, hastanın kabul etmesinden daha sancılı bir süreçtir).ve oyuna başlanmıştır. Bu evre acı ve tebessümden oluşur sadece. Ne tuhaf değil mi, acı ve tebessüm yan yanadır. Hem de aynı bünyede. Hasta acı çekmektedir fakat bunu belli edip çevresindekileri üzmek istemediğinden bu sefer o hiçbir şey yokmuş gibi gülümser, zor da olsa. Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden dizesi hastamızın yaşamında somut bir nitelik kazanmıştır.



Beşinci evre: isyan evresidir. En tehlikelileri budur. Ya gidecektir hasta, ya da sabredip kalacaktır. “Neden ben?” sorusu bu evrede de sorulur, ama hasta bu sefer sorunun yanıtını alamayacağının bilincindedir. O yüzden bunun üzerinde fazla durmaz ve diğer soruya geçer. “Herkes bir nefes fazla alabilmek için benim kadar acı çekiyor mudur?” Cevabı çok basittir: hayır. Öyleyse ben onlardan daha çok hak ediyorum yaşamayı kısmına gelinir. Ama gene de isyan edilmektedir. Artık her şey birikmiştir onda; yakınlarının ona gösterdikleri sevgi, kendisinin hep gülümsüyormuş gibi yapması, biraz daha fazla yaşamak arzusu, hiç azalama göstermeyen hatta inadına artıp duran ağrılar… Bir yerden sonra taşıması zor gelmiştir ve dışarıya atmak gerekmektedir. Hasta ağlamalı ve rahatlamalıdır. Yakınlarının ona “ağlama!” dememeleri makbul olandır. Her insanın bir dayanma süresi vardır ve buna saygı gösterilmelidir. Bu durumdan kolayca sıyrılmanın tek yolu -eğer gözyaşları tebessümlere çevrilemiyorsa ve hasta için gözyaşı daha iyi bir ilaç gibi görünüyorsa- hastayla beraber ağlamaktır.



Altıncı evre: güvenin en yüksek olduğu evredir. Ağlayıp rahatlama evresi geçmiştir ve hastanın kendine olan güveni zirveye ulaşmıştır. Artık hiçbir şey umurunda değildir. İster üç ister beş kemoterapi. Yaşayacak ve bitirecektir. Alnının akıyla çıkacaktır bu işten. Ve bu evre gelecek günler için hayal kurma evresidir. Tamamen kurtulduktan sonra yapılacak şeyler bir bir sıralanır. yarım kalan kitaplara devam edilecektir, daha büyük bir istekle güneşe bakılacaktır. Balkonda esen ılık rüzgarın keyfi sonuna kadar çıkarılacaktır. O sene gidilemeyen yerler için şimdiden hazırlık yapmaya başlar hasta. Yiyemediği eriği, çileği, üzümü, şeftaliyi seneye daha büyük bir iştahla yiyeceğinin hayalini kurar. Sokaklarda tek başına, sıradan bir insan gibi dolaşacaktır artık. Sıradan insan olmak istemektedir. Ve en büyük arzusu, sevenlerinin karşısına çıkıp, “Bakın, ben iyileştim!” diyerek onları mutlandırmaktır.



Yedinci evre: hasta kişisinin kabuk değiştirdiği evredir. Artık ortada ne hasta vardır, ne acı, ne gözyaşı, ne isyan. Geriye sadece –dördüncü evrede bahsettiğimiz- tebessüm kalmıştır. Eski hastamız kendisini bir süre sonra toparlar, hızla iyileşmektedir. Vücudu her geçen gün yenilenir adeta. Hastamız bile şaşırır bu hızlı değişime, ama mutludur. Eskiden arabadan yorgun argın inip, içeriye yatmaya bile zorla gelebilen hastamız artık manavdan aldığı sebze-meyve torbalarının hepsini bir kerede eline alıp güle oynaya mutfağa girebilen birine dönüşüvermiştir. Ve işte o özlemle beklediği “sıradan insan” olma hayalleri gerçekleşmiştir. Artık yaşama daha sıkı bağlarla tutunan, ne istediğini bilen, saçma sapan şeylerle kendini üzüp vakit kaybetmeyen, yaşadığı her saniyenin ne kadar değerli olduğunun farkında olan; azimli, sabırlı, güçlü biri olunmuştur. Hayatı yakalayan eski hastamız artık her şeyin iyiye gideceğini düşünür, ama kötü şeylerin de olabileceğinin olasılığını da hesaba katarak daha temkinli adımlarla yürümeye ve yaşamaya devam eder.



Eski hastamızın Zor zamanlarında yanında bulunan kişilere duyduğu minnettarlık her geçen gün artmaktadır ve eski hasta kendine bir de bu açıdan mutluluk balonu çıkartıp bir de bu yüzden yaşamak gerektiğini, onlar için var olmak gerektiğini öğrenir…


09/03/09

öz.er.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Övgü'ye


26/9/2009 ·

Odada sadece annemle ikimiz vardık, ışının ortalarına doğru olmalıydı.
Çünkü boynumun verdiği acı ile acaba damarım 20 dakika da mı yoksa yarım saatte mi bulunacak stresinden dolayı hiç iyi değildim.
Sinirliydim, konuşmuyordum.
Her Cuma aldığım kemoterapinin bitmesini bekliyorduk.
Televizyonda izlenecek doğru düzgün bir şey yoktu, uykusuz'u bitirmiştim, tek elle mesaj atması da hiç hoş olmuyordu.
Yapacak bir şey kalıyordu geriye…
Tam uyumaya hazırlanıyordum ki kapıdan senin baktığını farkettim.
Hemşireyi sordun, annem de hemşirelerin öğle yemeğine gittiğini söyledi sana.
Geldin, turuncu koltuklardan birine oturdun.
Kan tahlili sonuçlarının çıkmasını bekleyeceklermişsin kemoterapi odasında.
Kafayı dinlemek için en rahat yeri hastanenin değil mi?
Sessiz sakin...
Baban da vardı yanında; elinde bir sürü torbayla, alnında buz gibi teriyle, sen üst kata çıkarken yanından ayrılmamış, ama yeniden aşağıya inip doktorla görüşmek zorunda olan, fedakar baban.
Adın Övgü’ymüş.
Söylemesen hiç tahmin edemezdim 28 yaşında olduğunu, daha genç gösteriyordun.
Boyun kısa denmeyecek kadar uzundu, ayağında spor ayakkabıların, kolunda uzun bir çantan vardı.
Bir de çok güzel şapkan.
Hem güneşten korunmak için takılan sıradan bir şapka hem de bandana gibiydi..
Arkadan bağlanabiliyor ve kelin görünmüyor.
Çok beğenmiştim, o sıralar bandana ve şapkaya merak sardığımdan.
Merak sarmak zorunda olduğumdan da diyebiliriz.
Hiç konuşacak hali olmayan ben, sen gelince adeta bülbül gibi şakımaya başladım
Neredeyse ilk defa görüyordum benim yaşıma yakın birini bu hastanede.
(genelde 50-60 yaşları arasındaki teyze ve amcalarla karşılaşırdım) Bırak da neşeleneyim değil mi ama, hiç…
Koltuğa oturur oturmaz şapkanı çıkardın.
Dün akşam kazıtmışsın saçlarını.
Evin her yerine dökülüp duran saçlardan rahatsız olmuşsun sen de benim gibi.
Tedavine yeni başlanmış.
Bir kemoterapi almışsın henüz, ışın da alacakmışsın sonra.
Zaten anlaşılıyordu yeni başladığın; çekingen bir halin vardı.
Yeni yeni keşfediyordun hastaneyi.
Lüks bir evde dolaşan dilenci çocuğun parlak eşyalara dokunurken yaşadığı tedirginliği yaşıyor gibiydin.
Ama muhabbet ettikçe açılıyordun.
Elime baktın.
Acıyıp acımadığını sordun.
İğne elimin üzerindeydi.
Ben de:

"Acımıyor." dedim sendeki telaş artmasın diye.
Sahi acımamış mıydı?
Hemşire damarı bulabilmek için elime soktuğu iğneyi bir o yana, bir bu yana kıpırdatırken.
Yanıt ararcasına ellerime baktım.
Delik deşik, mosmor ellerime…
“Acımıyor be Övgü!” dedim içimden. “Bir yerden sonra hissetmez olacaksın. Bir an önce bitsin diye gözlerini kapatıp bulutların üzerinde dolaşıyormuşsun gibi hissedeceksin. Acımıyor bir yerden sonra…”
Korkmuşsun meğer.

Sabahki kan tahlilinde kolundan damar bulamayınca, elinin üzerinden almışlar kanı, çok acımış…
Pazartesi kemoterapi alacakmışsın, hemşireye elimden vurmayın diyecekmişsin.
Kabul ederler mi diye sordun bana.
O kadar ısındım ki sana Övgü. Çok sevdim…
Hem sağlamlığı hem de kırılganlığı aynı bünyede barındırıyordun.
Korkmuyordun aslında, sadece biraz heyecanlıydın gelecek günler konusunda, o kadar.
Ve güçlüydün...
Sen sordun, ben anlattım tecrübeli bir insan edasıyla.
Ben daha muhabbet edecekken bir de baktım uyumuşsun…
Ne güzel uyuyordun sen Övgü…
Bir sonraki iğneler acıtmadı değil mi ellerini,
Hissetmedin değil mi?
Sadece bulutları düşledin değil mi, rüzgarı…
Övgü…
Geçti değil mi?
Özledim Övgü, bir gün göreyim seni n'olur...

Nisan 2008




~ ~ ~ ~ ~ ~



Bugün seni gördük hastanede.
Konuşamıyordun duyamadık senin o çocuk sesini.
Bedenini zorla ama büyük bir azimle taşıyordun.
Bırakmayacağına dair söz vermiş gibiydin.
Etrafa bakışlarından anlaşılıyordu bu.
Babana bakışından anlaşılıyordu.
-Baba; seni yalnız bırakamam o kadar şeyden sonra, diyordun minnettarlıkla.
Beni görünce sevindin, gözlerin nasıl da parladı.
“Ben de böyle iyi olacağım”ın düşüncesi sardı tüm beynini.
Konuşamıyor olman bile ne kadar tatlıydı senin.
Bazen başınla onaylıyordun söylediklerimizi, bazen de hayır dercesine kaldırıyordun yukarı.
İtiraz ediyordun gözlerinle.
Ve sonunda benim hiç unutamayacağım o cümleleri kurdun
(belki de gününün ilk cümleleriydi) :
-Sizin evinizde bahçe var mı? Rüzgar esiyor mu?
Senin sesini en son o zaman duydum.
Ağzından kesik kesik çıkan kelimeleri en son o gün duydum.
Üzüldüm
Böyle olmasaydı keşke değil mi?
Serinliğe ihtiyacın vardı biliyorum.
İçinin, yüreğinin serinliğini de alıp götürmesin o koca makineler, izin verme onlara.

Hepsi geçecek Övgü…
Biraz daha minnet edeceksin onlara, sonra bitecek…
Bahçe var evimizde Övgü ve ben söz verdim kendime.
Bir gün seni balkonumuza çıkartıp oturtacağım amcamın yaptığı tahta divana ve öylece durup saçlarımıza değen rüzgarı son kırıntısına kadar hissedeceğiz.
Ve “Ne günlerdi be!” diyip hatırlayacağız o kasvetli anları…
Sen de böyle iyi olacaksın…
Senin de saçların çıkacak.
Gözlerin ilk karşılaştığımız günkü gibi yıldızlar saçacak etrafa.
Unuttun mu, sen çekip almıştın o sıkıcı günün baskısını üzerimden.
Yine öyle olacak…
Hadi çabuk iyi ol Övgü.
Bak yaz geldi gene.
Sarmaşıklar da çıkacak balkonda.
Erik bile toplarız birlikte.
Hadi çabuk iyi ol, özledim seni…

Temmuz 2008


~ ~ ~ ~ ~ ~
Çok şükür ki iyisin.
Dün geldik ya ziyaretine.
Telefonda böyle canlı değildi sesin.
Daha soluktu, kemoterapiden dolayı halsizdin herhalde.
Seni böyle dirençli göreceğimi tahmin etmemiştim.
Hem en kötüsüne hazırlamıştım kendimi.
Ama iyisin.
Daha da iyi olacaksız.
Kemoterapiye cavap vermiş metastazların, baban söyledi.
Senden söz de aldım, bizim balkona çıkmak için.
Sen de beni pastaneye götüreceğine söz verdin.
Dondurma ısmarlıyacakmışsın bana.
Hadi bir müddet daha bekleyeceğim seni.

Sabırsızlıkla

24 Mart 2009


~ ~ ~ ~ ~ ~
övgü;

dün babanla konuştum. seni sordum.
bir hafta önce gittiğini söyledi... başımdan kaynar sular döküldü inan.
ekim'de gelecektim yine yanına, yine konuşacaktık.
tatlı tatlı bakacaktın suratıma.
sana bandana bile alacaktım, benimkinin aynısından...

iyileştikten sonra yukarıda yazdıklarımın hepsini okutacaktım sana.
ama sen gittin.
belki de kurtuldun, bilmiyorum.
orada mutlusundur umarım...
nasıl olsa bir yerlerden görüyorsundur, okuyorsundur bu yazdıklarımı...

üzülmemi istemezdin biliyorum. o yüzden çok ağlamadım övgü, onun yerine birlikte çekildiğimiz tek fotoğrafa baktım ve gülümsedim.

sen artık bir meleksin...
iyi ki tanışmışız o gün hastanede, seninle bir yaş daha büyüdüm ben...

bir gün mutlaka görüşmek dileğiyle...

seni özleyeceğim...

23.09.09

öz.er.

Yorum (yok) Yorum yaz!

bir hikaye


8/6/2009 ·

bir çarşamba günü, 3 sularında telefon geliyor.
numarayı tanımam etmem, endişeleniyorum haliyle..
merak içinde açıyorum, karşı tarafta dünyalar tatlısı bir ses "nasılsın Özlem?" diyor.
"iyiyim, sen nasılsın?" diyorum ama hala çıkaramıyorum kim olduğunu.
meğer hastanede tanıştığım bir arkadaşımmış, adı yasemin.
ne zamandır arayacaktım, unutuyordum.
tabi ona söyleyemiyorum bunu, üzülür yoksa.

"kemoterapiye başladık, hiçbir şey yiyemiyorum Özlem, sen neler yapmıştın bu dönemde?" diyor.
onunla tanıştığımızda hastalığı kesinlik kazanmamıştı henüz.
hiç böyle olacağını düşünmemiştim, afallıyorum, ne diyeceğimi şaşırıyorum.
ağlamak istiyorum o sırada, yapamıyorum tabi.
çok fazla ışından çenesi kilitlenmiş ve konuşamıyor vaziyette olan bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde gösterdiğim yapmacık mutluluğu ve moral verme çabalarını yine göstermeliyim.
az-biraz tavsiyelerde bulunuyorum, güzel beslenmesi gerektiğini, annesinin sözünden çıkmamasını söylüyorum ve ekliyorum, "haziran da kontrolüm var, seni görmeye geleceğim ona göre" diyorum, o zamana kadar bomba gibi olacağını söyleyip gülüyor.

saçları dökülmeye başlayınca hemen kazıttığını söylüyor, "tavsiyene uydum Özlem'cim" diyor.
işte en çok bu düşündürüyor beni...
halbuki daha güzel şeyler söylemek isterdim sana yasemin..
duyman gereken şeyler, yaşına yakışan güzelliklerdeki umutlu şeyler söylemek isterdim.
ama söylediklerime bir bak!?
biz neyden bahsediyoruz böyle, bizi buralara kim, neden sürükledi?
yaşıtlarımız "ay saçlarımı şu model mi kestirsem bana yakışır mı?", "ay şu model telefonu gördün mü kesin aldırıcam babama", "yaa ühü sevgilimle ayrıldık yineee" gibi incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden bahsederken, biz oraya buraya dökülen güzel saçlarımızı kazıtmak hakkında birbirimize tavsiyelerde bulunuyoruz.
ne tuhaf değil mi hemen büyümek zorunda kalmak.
bu şey insanı yaralıyor Yasemin..
keşke böyle olmasaydı...

08.06.09

Yorum (yok) Yorum yaz!

ölmek istemek


14/5/2009 ·

yatakta yatarsınız öylece, hareketsiz.
başınızda beklerler.
arada bir ağlama sesleri çalınır kulağınıza.
başınızı okşamak isterler ama saçınız olmadığından kimseye elletmek istemezsiniz kel kafanızı.
bir de kızarsınız size her dokunulduğunda.
ama size kimse bir şey demez, kızamaz, hep hoş görürler sizi.
sonra pişman olursunuz sinirlenip onlara bağırdığınız için.
ama yine sinirlenirsiniz, kendinize bu kez.
önleyemediğiniz bir negatif enerji vardır üzerinizde.
hiç geçmeyecek sanırsınız.
tüm organlarınız isyan bayrağını çekmiş bulunmaktadır.
sırtınız, kollarınız, beliniz, boynunuz, mideniz, başınız, dişiniz... vs vs ağrır.
sayamadım hepsini şimdi.
kısacası her bölgenize, özenle enjekte edilmiştir ağrılar.

yatakta yatarsınız öylece, hareketsiz.
"şimdi ölsem bu yatakta sıcacık...sabah beni kimse uyandırmaya kalkmasa" dersiniz.
"nasıl olsa ölmeyecek miyiz, benimki biraz erken oluversin ne fark eder ..."
hakikatten son sınıra dayanmıştır sabrınız...
ertesi gün yine uyanırsınız.
açarsınız gözlerinizi, bir bakarsınız tavan yine olduğu gibi duruyordur.
güneş yine doğmuş, odadan içeri girmiştir.
gözünüzün içine hem de.
sanki "bak hala yaşıyorsun..." der gibi.
anneniz ilacınızı getirir.
sizi yenik düşürmek için bir gün daha uğraşacağının sinyalini verir kalbinizdeki ağrı.
işte dersiniz, bu sefer olacak gibi, gidecek gibiyim.
ama yine olmaz. acı sizi delirtmek içindir, öldürmek için değil.
kızarsınız yine ölmediğiniz için.

sonra...
çok sonra...

ben nasıl oldu da ölmeyi düşledim diye garipsersiniz kendinizi.

bakın; bahar gelmiş, sizsiz olmazmış...

14.05.09
öz.er.

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::